AKP Genel Başkan Yardımcısı Edibe Sözen’in, iki Hürriyet yazarının
bir balıkçıda yemek yerken yaptıkları özel sohbetten bahsetmesi, jurnal
devrinde yaşananları akıllara getirdi.
Sözen’in, Hürriyet yazarlarının konuşmasını nasıl öğrendiğine dair
"Etraftaki masalar duydu" savunması, bugünlerde telekulak endişesi
yaşayanların bundan sonra "Yan masada hafiye oturuyor mu?" diye
düşünmesine de yol açacak gibi görünüyor.
AKP
Genel Başkan Yardımcısı Edibe Sözen, önceki gün partisinin internet
sitesinden yaptığı açıklamada, yer ve tarih vererek, "İki Hürriyet
yazarı"nın bir balıkçıda yaptıkları sohbeti konu etti. Edibe Sözen,
Ertuğrul Özkök’e, Aydın Doğan’ın konuşmalarıyla ilgili "İki yazar,
etraftaki masaların da duyabileceği şekilde ’Bizim patronun
açıklamalarını pek inandırıcı bulmadım’ diye konuşmuş olabilirler mi?"
diye sordu. Edibe Sözen’in bu sözleri, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın
bir hafta önce, Doğan Grubu’na yönelik söylediği "Yerin kulağı var,
söylediklerinizi duyuyoruz. Yeri geldiğinde her şey açıklanacak"
uyarısını ve insanların birbirini padişaha ihbar etmeyi meslek haline
getirdiği II. Abdülhamid devrini hatırlattı.
Yalman yazmıştı
Türk
basınının duayenlerinden Ahmet Emin Yalman (1888-1972), "Yakın Tarihte
Gördüklerim ve Geçirdiklerim" isimli eserinde, Abdülhamid devrinde
ihbarcılığın ulaştığı boyutu şöyle anlatmıştı: "(...) İstanbul’da
politika alanında tam bir ölüm sessizliği hüküm sürüyor, bütün gündelik
gazeteler padişaha dualar ve övgülerle dolu olarak çıkıyor ve ’Yerin
kulağı vardır’ diye düşünen halk ise kendi gölgesinden korkuyordu."
(Cilt 1, İstanbul: Rey Yayınları, 1970, Sayfa: 47)
Yalman, bu satırlarda günümüzden 100 küsur yıl önceki İstanbul’daki
korku ve endişeyi anlatıyordu. Kaderin bir cilvesi olsa gerek, 100
küsur yıl sonra bir Başbakan, basını açıkça ’Yerin kulağı vardır’ diye
uyarıyor.
İspiyonculuk ya da muhbirlikle eş anlamlı olan
jurnalcilik, İkinci Abdülhamid döneminde bir meslek halini almıştı.
Evhamlı padişah, çok geniş bir hafiye ağı oluşturmuştu. Kim nerede ne
yapıyor bununla ilgili her şey izleniyor ve gece gündüz, fark
etmeksizin kendisine yazılı olarak iletiliyordu. Padişaha gelen
jurnallerin günlük sayısı bine ulaşmıştı. Abdülhamid inanılmaz sabırla
bunları okur, soruşturma için verdiği öneme göre havale eder ve aradan
aylar geçse de soruşturmanın sonucunu almak isterdi.
Geneleve giden doktor
Jurnallerde
muhbircinin adı ve tarihi mutlaka olurdu. Bunlara para hatta mevki bile
verilirdi. Bu nedenle, sadrazamdan, basit memurlara kadar binlerce
kişi, padişaha jurnal vermek için birbiriyle yarışır olmuştu. Her türlü
olay, jurnal konusu olabiliyordu. Örneğin Müslümanlar arasında şapka
giyenler olduğundan, padişahın özel doktoru Mavroyeni Paşa’nın geneleve
gittiğine, içki içen bir mektupçunun sarhoş olmasından, Nuruosmaniye
Camisi avlusundaki bir hırsızlığa kadar pek çok olay padişaha
bildiriliyordu. Padişahın yakın çevresi de birbirleri hakkında
jurnaller veriyordu. Bir defasında Padişah, Sadrazam Tunuslu Hayreddin
Paşa’yı saraya çağırmış ve kendisi hakkında verilen bir jurnali yüzüne
okumuştu. İddiaların asılsız olduğunu söyleyen Paşa, Abdülhamid’e
"Efendim, bu metanın alıcısı bulundukça, satıcısı çok olur" diyerek
sitem etmişti.
Kolektif paranoya yarattı
Boğaziçi
Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Yavuz Selim Karakışla,
Toplumsal Tarih Dergisi’nin aralık 2003 sayısındaki "Jurnalciliğin
boyutları" başlıklı yazısında, jurnalciliğin toplum üzerinde yarattığı
etkiyi şöyle aktarmıştı: "Jurnalciliğin ulaştığı boyutlar, Padişahın
kendi vehimlerini Osmanlı İmparatorluğu’nun her yöresine yayarak
imparatorluk nüfusunu bir tür ’kolektif paranoya’ içerisine
sürüklediğini göstermektedir. Diğer bir deyişle II. Abdülhamid, kendi
kişisel korkularını sistemli bir şekilde Osmanlı toplumuna empoze
etmeyi başarmıştır."
Birkaç jurnal örneği
18 Ekim 1903 Bugünkü
mecliste muhtelif müzakerelerden sonra Sadrázam Paşa, kullarıyla Maliye
Názırı kulları teneffüs odasına çıkarak, Reji Müdürü Mösyö Ramberd ile
yarım saat müzakerede bulunmuştur.
(Yáveranı Şehriyarilerinden Tophane-i Ámire-i Mülükáneleri Müşiri Zeki.)
24 Mayıs 1901 Bugün dokuzu yirmi geçe Mábeyinci Nuri Paşa, Zincirlikuyu cihetinden gelerek Pangaltı, Taksim tarafına gitmiştir. Ferman.
(Pangaltı Merkez Serkomiseri)
3 Mayıs 1905 Saat sekizde Fehim Paşa hazretlerinin küçük bir vapurla Çilingoz Çiftliği mevkiine geldiğini bildiririm. Ferman.
(Terkos Müfrezeleri Kumandanı
Süvari Binbaşısı Mehmet Ziya.)
29 Kasım 1905 Beyoğlu
Mutasarrıfı Hamdi Bey, mektupçunun yanına gelerek, böyle idare yerin
dibine batsın dediği ve söylendiğini istihbar ettiği beray-i sadakat.,kaynak,hürriyet
(Yaverandan Kaymakam-Tütün İnhisarı Müdürü Behçet Bey)